Dünyada ve Türkiye’de Çevrenin Korunması Olgusunun Tarihsel Gelişimi: Bilimsel ve Politik Yaklaşımlar – Aşamalar
- Giriş
Çevrenin korunması, yalnızca doğal kaynakların kullanımına yönelik teknik sınırlamalar bütünü değil, aynı zamanda kalkınma paradigmalarının, toplumsal adaletin, bilimsel bilgi üretiminin ve uluslararası politikaların kesişiminde konumlanan çok boyutlu bir olgudur. 20. yüzyılın ortalarından itibaren çevre sorunları, küresel ölçekte toplumsal taleplerin, akademik analizlerin ve uluslararası anlaşmaların merkezinde yer almaya başlamıştır. Bu yazı, çevre koruma düşüncesinin bilimsel ve politik evrimini, hem dünyada hem Türkiye’deki gelişim çizgisi üzerinden tarihsel bağlam içinde ele almayı amaçlamaktadır.
- Küresel Çevre Bilinci: Düşünsel Temeller ve Erken Uyarılar
Çevre korumanın çağdaş tarihi, 1962 yılında Amerikalı deniz biyoloğu Rachel Carson’ın (1907–1964) yayımladığı Silent Spring (Sessiz Bahar) adlı esere dayandırılır¹. Carson, zirai ilaçların (özellikle DDT’nin) doğal yaşam üzerindeki yıkıcı etkilerini bilimsel olarak ortaya koymuş; bu çalışma Batı dünyasında çevre hareketlerinin kıvılcımını ateşlemiştir. Carson’un uyarıları, yalnızca doğaya değil aynı zamanda halk sağlığına yönelik sistemik tehditlerin ortaya konması bakımından da dönüm noktasıdır.
Carson’un kitabıyla eş zamanlı olarak, 1968 yılında Roma Kulübü (Club of Rome) isimli uluslararası düşünce kuruluşu kurulmuş ve 1972’de yayımladığı The Limits to Growth (Büyümenin Sınırları) raporuyla kaynakların sınırlılığına ve sürdürülemez ekonomik büyüme modellerine dikkat çekmiştir². Bu rapor, bilgisayar tabanlı sistem modellemesi ile çevresel sınırların matematiksel olarak analiz edilmesi bakımından önemlidir.
- Uluslararası Hukuki ve Kurumsal Gelişmeler
1972 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de düzenlenen Birleşmiş Milletler İnsan ve Çevre Konferansı (United Nations Conference on the Human Environment), çevrenin korunmasını uluslararası hukuk ve siyaset gündemine taşıyan ilk resmi platformdur³. Bu konferansta kabul edilen Stockholm Bildirgesi, çevre hakkını evrensel bir insan hakkı olarak tanımış; devletlerin çevresel bozulmayı önlemede ortak sorumluluk taşıdığı ilkesini ortaya koymuştur.
Bunu takiben 1983 yılında kurulan Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu (World Commission on Environment and Development, WCED), 1987 tarihli Our Common Future (Ortak Geleceğimiz) adlı Brundtland Raporu ile çevre ve kalkınma arasındaki ilişkiyi “sürdürülebilir kalkınma” kavramı etrafında bütünleştirmiştir⁴. Raporun başkanı, dönemin Norveç Başbakanı Gro Harlem Brundtland’dır ve bu raporla çevre sorunu ilk kez ekonomik ve sosyal gelişmeyle yapısal olarak ilişkilendirilmiştir.
1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı (UN Earth Summit, Rio Zirvesi), sürdürülebilir kalkınma normunu küresel politika çerçevesine oturtmuş; iklim değişikliği, biyoçeşitlilik ve çölleşmeyle mücadele gibi başlıklarda üç temel sözleşmenin (UNFCCC, UNCBD, UNCCD) doğmasına neden olmuştur⁵.
- Türkiye’de Çevre Politikasının Tarihsel Seyri
Türkiye’de çevre politikalarının başlangıcı 1978 yılında Başbakanlığa bağlı “Çevre Müsteşarlığı”nın kurulmasıyla başlamıştır⁶. Bu kurumsal yapılanma, çevre sorunlarının kamu politikası düzeyinde ilk kez ele alınmasına olanak sağlamıştır. 1983 yılında çıkarılan 2872 sayılı Çevre Kanunu ile çevre koruma anayasal dayanaklara bağlanmış ve denetim mekanizmaları tanımlanmıştır.
1991 yılında kurulan Çevre Bakanlığı (2003’te Orman ve Su İşleri Bakanlığı ile birleştirilmiş, 2018’de Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na dönüşmüş, 2021’de Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı adını almıştır), çevre politikalarının merkezi yürütücüsü hâline gelmiştir⁷. Türkiye, 2004 yılında Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne (UNFCCC), 2009’da Kyoto Protokolü’ne ve 2016’da Paris Anlaşması’na imza atmıştır. Paris Anlaşması Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 2021 yılında onaylanmıştır.
- Bilimsel Gelişmeler ve Akademik Kurumsallaşma
Çevre bilimi, yalnızca doğal bilimlerin değil, sosyal bilimlerin de katkısıyla gelişmiş; çevre sosyolojisi, çevre hukuku, iklim ekonomisi ve çevresel etik gibi alanları da kapsayan disiplinlerarası bir yapıya kavuşmuştur⁸. 1988 yılında Birleşmiş Milletler’in himayesinde kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC), dünya genelindeki bilimsel çalışmaları sentezleyerek politika yapıcılar için rehber raporlar yayımlamaktadır. 2023 yılında yayımlanan Altıncı Değerlendirme Raporu, insan faaliyetlerinin iklim sistemindeki etkisini “kesin” olarak tanımlamıştır.
Türkiye’de çevre mühendisliği bölümleri ilk kez 1990’lı yıllarda kurulmuş; TÜBİTAK ve çeşitli üniversiteler çevre konulu araştırma projelerine fon sağlamaya başlamıştır⁹. Ancak disiplinlerarası yaklaşım ve çevre bilimlerinin kamu politikası üzerindeki etkisi hâlâ sınırlıdır.
- Politika, Yönetişim ve Yerel Düzey
Avrupa Birliği’nin 1990’larda oluşturduğu çevre müktesebatı, Türkiye’nin AB adaylık süreciyle birlikte çevre mevzuatının uyumlaştırılmasına neden olmuştur. AB Çevre Faslı kapsamında, özellikle su, atık, hava kalitesi, doğa koruma ve çevresel etki değerlendirmesi (ÇED) alanlarında mevzuat güncellenmiştir¹⁰. IPA (Katılım Öncesi Yardım Aracı) fonlarıyla belediyelere altyapı yatırımları yapılmış; ancak izleme-değerlendirme sistemlerinin zayıflığı ve kamu katılımının yetersizliği dikkat çekmiştir.
Yerel yönetimlerin çevre konusunda aktif rol üstlenmesi, özellikle büyükşehir belediyelerinde öne çıkmaktadır. İzmir, Nilüfer, Eskişehir gibi şehirler yenilenebilir enerji, yeşil alan yönetimi ve kentsel dayanıklılık projelerinde öncü uygulamalar gerçekleştirmiştir. Ancak Türkiye genelinde çevre koruma hâlâ merkeziyetçi yapıların belirlediği politika çerçevesine sıkı sıkıya bağlıdır.
- Değerlendirme
Dünya genelinde çevre koruma süreci, sivil toplumun baskısıyla gelişmiş, bilimsel bilgiyle desteklenmiş ve nihayetinde uluslararası hukukun bir parçası hâline gelmiştir. Türkiye’de bu sürece kurumsal olarak geç dâhil olunmuşsa da son 40 yılda önemli mesafeler kat edilmiştir. Ancak mevcut durumda çevre, çoğu zaman ekonomik büyümenin alt hedefi olarak değerlendirilmekte; çevresel sınırlar ve taşıma kapasitesi kalkınma söylemleri içinde tali öneme indirgenmektedir.
Türkiye’nin çevre politikalarında bilimsel bilgiyle donatılmış, kamu katılımına açık, bütüncül ve hak temelli bir yönetişim anlayışını kurumsallaştırması gerekmektedir. Bu, hem Paris Anlaşması’nın gereklerinin yerine getirilmesi hem de toplumsal refahın ekolojik sürdürülebilirlik zemininde yeniden tanımlanması açısından elzemdir.
Karşılaştırmalı Özet Tablo: Dünyada ve Türkiye’de Çevre Koruma Sürecinin Ana Hatları
Boyut | Dünyada Gelişim | Türkiye’deki Gelişim |
Kavramın Başlangıcı | Rachel Carson’un Silent Spring (1962) eseri ve Roma Kulübü’nün Limits to Growthraporu (1972). | 1978’de Çevre Müsteşarlığı’nın kurulması ve 1983 Çevre Kanunu ile yasal çerçevenin oluşturulması. |
Uluslararası Kurumsal Yapı | UNEP, WCED, IPCC, UNFCCC, Rio Konferansları, Paris Anlaşması gibi kurumlar ve süreçler. | Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı; Kyoto ve Paris süreçlerine taraflık. |
Bilimsel Gelişim | IPCC Raporları, disiplinlerarası çevre bilimleri, sistem modellemeleri ve iklim simülasyonları. | Üniversitelerde çevre mühendisliği bölümleri, TÜBİTAK destekli araştırmalar. Disiplinlerarası yapı sınırlı. |
Politika ve Mevzuat | Rio’dan itibaren çevre normlarının ulusal mevzuatlara entegrasyonu; AB Yeşil Mutabakatı. | AB Çevre Faslı kapsamında mevzuat uyumu; 2053 net sıfır hedefi. Ancak uygulama ve denetim sorunlu. |
Yerel Uygulamalar | C40, ICLEI gibi şehirler arası ağlar, yerel karbon envanterleri, yurttaş davaları. | Büyükşehir belediyelerinde yenilikçi uygulamalar var. Ancak yerel katılım yaygın değil. |
Sivil Katılım ve Yönetişim | Sivil toplum hareketleri (Extinction Rebellion, Fridays for Future), çevre davaları. | STK’lar aktif ancak karar alma süreçlerine etkileri sınırlı. Katılımcı yönetişim eksik. |